Kurumlar ve toplumlar için aidiyet duygusu önemlidir. İnsan kendini içinde yaşadığı sosyal alanda ve hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği çalışma ortamında ait hissetmek ister. Bu aidiyet duygusu yalnızlığının, çaresizliğinin, dertlerinin ilacı olur. Bir milliyete, bir futbol klübüne, bir derneğe, bir kuruma, bir semte, bir kasabaya, şehre, bir ülkeye, bazen bir bölgeye, bir inanca, bir arkadaş grubuna, bunların genelde de bir çoğuna aynı anda ait hissetmek neredeyse bir temel ihtiyaçtır.

Bu kurumsallaşmış yapılar da üyelerini sahipleniyor ve olumlu dönüşler oluyorsa, bu duygunun faydaları daha da artar ve bu duygu iyiden iyiye bünyeye yerleşir. Özellikle toplum için hayati kurumlarda aidiyet duygusu olmazsa olmaz unsurlardan biridir. Bu gibi kurumlarda, örneğin; askeri kurumlar, güvenlik teşkilatları, itfaiye gibi kurumlarda aidiyet duygusu güzellik katan bir unsurun ötesinde temel taşlardan biridir. Bunlar gibi kurumlarda aidiyet duygusunun sadece verimi ve motivasyonu artırdığını söylemek yeterli değildir, aidiyet duygusu olmadan görev yapılması neredeyse imkansızdır.

Bu konudaki hassas nokta ise aidiyet duygusunun yönüdür. Olmasa gereken ve arzu edilen, bireyin kendini kuruma veya topluma ait hissetmesidir. Kurumun da bireye sahip çıkması ve onu kollaması gerekir. Bu hissiyat zaman geçtikçe karşılıklı bir aidiyet hissine ya da bir ton daha koyusu ters yönde bir aidiyet hissine dönüşebilir.

Kişide “Hem ben buraya aitsem burası da bana ait” ya da sadece “Burası bana ait” duygusu oluşmaya başladığında sonuçları bazı iyi niyetli tahminlerin aksine çok kötü olabilir. Bir yere ya da bir şeye sahip çıkmak fikri her ne kadar kulağa hoş gelse de bu sahiplenme emaneten sahiplenmenin ötesine geçip sahip olma isteği doğurur ki kurumun veya toplumun hem ruhuna hem bedenine sahip olma sonucuna kadar gidebilir.

“Kendi malınmış gibi sahip çık” ya da “Buralara gözün gibi bak” sözlerini söylerken insanların kendi gözlerine çok iyi baktıkları kabulüne dayanır ama örnekler bunun hiç te böyle olmadığını gösteriyor. Kendi mallarını da çok koruyup gözettiklerini de ne kadar söylebiliriz ki. Bu gibi durumlarda daha güzeli, insanlarda emanete ihanet etmemeleri gerektiği fikrini geliştirmek ve bu konuda kontrol mekanizmalarını güçlendirmek olabilir. Aksi halde sahiplenme sonucunda “Nasıl olsa sahibi benim, o halde istediğimi yaparım” fikri her an patlayabilir.

Sonuç olarak, aidiyet duygusunun yönündeki sapmaların vahim sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemeldir. Ailede aile üyeleri üzerindeki tahakküm ve suistimallerden tutun da, kurumların taşınır taşınmaz malları üzerindeki (nasıl olsa bana ait duygusuyla) el koymaya, hırsızlığa kadar giden yolsuzluklara, kurum personeli üzerinde oluşturulan mobbing gibi sayılamayacak kadar çok zararlı sonuçlar.

Ters yönlü aidiyet duygusu insan bünyesine yeteri kadar yerleşirse, kurumdaki ya da toplumdaki insanlar fark edilmeden köle gibi görülebilir, “Ömrümü verdim ben buraya ya da bunlara, o halde her türlü tasarruf hakkına sahibim” fikri hücrelere işleyebilir. Üstelik yakın çemberdeki insanlar da bu fikri desteklerse bu durumlar dönülmez zararlara yol açabilir. Hatta çoğu zaman kurumdan ayrılma söz konusu olsa bile, kurumdan kopamama, kurumdan eve doğru mal yer değiştirmeleri, kurum kapısından ve ayrıcalıklarından, avantajlarından kopamamalar sıkça görülen durumlardır.

Muhakkak ki aidiyet duygusunu geliştirmek, her türlü sosyal birim ve kurum için çok önemli, hatta bazıları için hayati derecede önemlidir. Bu duyguyu zedelememek, kurumlara ihanet ihtimalini en aza indirmek için çok dikkatli olmak, özellikle kritik durumlarda insanların bu toplum birimleri ve kurumlarda geleceğe güvenle bakmalarını, kendilerini gerçekten ait hissetmelerini sağlamak gerekir. Bu aşamadan sonra ise aidiyet duygusunun doğru istikamette gitmesini sağlamak, seneler geçtikçe ve özellikle seviye yükseldikçe tersine dönmesinin önüne geçmek gerekir.